Futbolun Popüler Atan-Tutan Ezberi

muani

Futbolun güzel taraflarından biri, herkesin üzerine konuşabileceği kadar basit, gerçekten anlamaya çalıştığınızda ise içinden çıkmanın oldukça zor olduğu bir oyun olmasıdır. Nihayetinde kuralları son derece açık: Karşınızda bir rakip, iki kale, bir top ve o topu rakibinizden daha çok kez kaleye sokma gayretiniz var. Oldukça basit. Biz belki de tam bu basitlik yüzünden oyunun kendisini açıklarken benzer kolaylıklara kaçmayı seviyoruz. 

Futbol tarihinin çok meşhur ve benim de artık duymaya tahammül edemediğim kestirme hükümlerinden biri şu: “Atanın ve tutanın iyi olacak.” Yani iyi bir santraforunuz olacak ve pozisyon geldiğinde atacak. İyi bir kaleciniz olacak, şut geldiğinde tutacak. Bu ikisi iyiyse takımın önemli bir bölümünü çözmüşsünüz demektir. İlk bakışta buna itiraz etmek kolay değil. Hatta meseleye biraz daha düz bakarsanız önermenin neredeyse matematiksel bir doğruluğu varmış gibi görünür. Maçın amacı gol atmak. Golü de santrafor atmıyor mu? Kaybetmemek için gol yememek gerekiyor. Golü de kaleci engellemiyor mu? E bitti işte… Bu, Temel ile Dursun’un o meşhur “Senin evinde akvaryum var mı?” fıkrasındaki düz mantık yürüyüşüne benziyor… Her basamak kendi içinde makul görünüyor fakat basamakları takip edip en sona geldiğinizde ulaştığınız hüküm, başlangıçta elinizde bulunan varsayımların taşıyabileceğinden biraz daha büyük. “En sonunda golü santrafor atıyor” önermesi doğrudur, ancak buradan “dolayısıyla santrafor takımın en önemli oyuncularından biridir” sonucuna geçmek artık bambaşka bir şey olmuyor mu? Bence bu görüş tam olarak buralarda problemli hale geliyor. Çünkü bu anlayış, futbolu süreçler üzerinden değil, sonuçlar üzerinden okuyan indirgemeci bir bakışın ürünü belli ki…

Futbolun geçmişine çok hakim olduğumu iddia edecek değilim ama oyunun her zaman bugünkü haliyle oynanmadığını bilmek zor değil. Eski dönemlere baktığımızda bugün bize oldukça yabancı gelecek 2-3-5 gibi dizilişlerle, hücum hattında beş oyuncunun birden yer alabildiği futbol anlayışlarıyla karşılaşıyoruz. O günden bugüne oyunun işleyişi ciddi biçimde değişmiş görünüyor. Dizilişler, savunma anlayışları, alan kullanımı, pres kavramı ve oyuncuların birbirleriyle kurduğu ilişkiler dönüşmeye başladı. Belki de bu değişimin en önemli sonucu, futbolcuların görevlerinin birbirinden giderek daha az bağımsız hale gelmesi oldu. Mesela bugün, artık bir stoperden yalnızca rakip santraforu durdurmasını istemiyoruz, topu baskı altında kullanmasını da bekliyoruz. Bek yalnızca rakip kanat oyuncusunu takip etmiyor, kimi zaman orta sahaya giriyor, kimi zaman hücum genişliğini sağlıyor. Orta saha yalnızca pas dağıtmıyor, rakibin pres yönünü değiştiriyor, boşluk yaratıyor, alan kapatıyor… Santrafor sadece ceza sahasının içinde beklemiyor, pres başlatıyor, stoperi peşine takıyor, geriye gelip bağlantı kuruyor, arkadaşlarına alan açıyor. Kaleci ise artık kalede duran son adam olmakla yetinmiyor.

Modern futbol artık on bir oyuncunun birbirinden bağımsız biçimde kendi işini yaptığı bir oyun değil. Bir oyuncunun yaptığı hareketin değerini çoğu zaman takım arkadaşının bir sonraki hareketinde görüyoruz. Bir golü düşünelim; stoper baskıyı üzerine çekiyor, orta saha doğru konumlanıyor, ilk pres hattı kırılıyor, bek genişliyor, rakip savunma kayıyor, bir koridor açılıyor ve top sonunda santraforun önüne geliyor. Santrafor dokunuyor ve gol… Foto muhabirleri son dokunuşu çekiyor ve pozu golcü veriyor. Ertesi gün gazeteler onun fotoğrafını basıyor, tabelada onun adı yazıyor. Ama ondan önce alan yaratan koşu, rakibi üzerine çekip koridor açan oyuncu ya da doğru pas açısını yaratan orta saha çoğu zaman geri planda kalıyor. Görünür olan kabak gibi meydandaysa onu konuşmak kolay geliyor. Görünmeyeni anlamak ise biraz daha zahmetli. Saklı kalmış olanı konuşmanın zorluğundan kaçıp işimizi kolaylaştırdıkça, basitlikle yetiniyor ve gerçek değere yaklaşamıyoruz.

Bu dönüşümden bahsederken kalecilikten bahsetmemek olmaz. Kalecilik, futbolun geçirdiği dönüşümü anlatmak için kullanılabilecek en güzel örneklerden biri olabilir. Uzun yıllar kaleciden beklenen şey oldukça açıktı: Kaleyi koruyacak, şut kurtaracak, ortalara çıkacak ve mümkün olduğunca az gol yiyecekti… 1990’ların başında geri pas konusunda yapılan kural değişikliğiyle birlikte kalecinin takım arkadaşının ayağıyla bilinçli olarak gönderdiği topu eliyle alamaması, onu ayaklarıyla oyunun çok daha doğrudan bir parçası haline getirdi. Aradan geçen yıllarda bu rol daha da büyüdü. Bugün kaleciden doğru pozisyon alması, pas opsiyonu oluşturması, rakibin önde yaptığı baskıya karşı takımına sayısal üstünlük sağlaması ve gerektiğinde uzun pasla pres hattını kırması bekleniyor. Yani modern kaleci yalnızca takımın son savunmacısı değil, bazı anlarda ilk hücumcusu da. Bu durumda bir kaleciyi yalnızca yaptığı kurtarışlarla değerlendirmek, yaptığı işin önemli bir bölümünü görmezden gelmek olur. Aynı şey santrafor için de geçerli. Bir santrafor doksan dakika boyunca rakip stoperleri sürükleyebilir, presi başlatabilir, sırtı dönük bağlantı kurabilir, arkadaşlarına alan açabilir ve yine de gol atmayabilir. Başka bir santrafor ise bütün maç boyunca oyunun dışında kalıp 87. dakikada önüne düşen topa dokunabilir. Ertesi gün birinin hanesinde 0, diğerinin hanesinde 1 gol yazar. Bu elbette gol atan oyuncunun yaptığı işi küçültmez. Gol atmak zordur, iyi bitiricilik son derece değerli bir futbol yeteneğidir. Mesele zaten hiçbir zaman kalecilerin veya santraforların önemsiz olduğunu iddia etmek değil. Mesele, onların önemini nasıl açıkladığımızdır.

Üstelik bu “atan ve tutan” düşüncesi yalnızca Türkiye’de kahvehane sohbetlerinden çıkmış bir futbol klişesi de değil. Avrupa futbolunun en tanınmış teknik adamlarının söylemlerinde bile bu anlayışa yaklaşan ifadeler görmek mümkün. Bunlardan biri de Antonio Conte’nin yıllar önce yaptığı meşhur açıklama. Bu açıklamayla sosyal medyada yeniden karşılaşmamın bu yazıyı yazmaya karar vermemde de payı var. Conte, Tottenham döneminde yakın dostu ve futbol yöneticisi Pantaleo Corvino’nun, insanın eş seçiminde hata yapabileceğini ama santrafor ve kaleci seçiminde hata yapamayacağını söylediğini aktarıyor ve bunu futbolu anlamak adına duyduğu en iyi sözlerden biri olarak nitelendiriyor. Conte gibi oyunu son derece ayrıntılı biçimde organize eden bir teknik adam bunu söylüyorsa konu kapanmış mı oluyor? Bence tam tersine, burada küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Conte bu sözü, oyunu iki oyuncuya indirgeyen kestirme bir maç analizi olarak değil, bir takım kurulurken santrafor ve kaleci tercihlerinin önemini anlatırken kullanıyor. Yani söylem tanıdık olsa da vardığı yer, bizim burada eleştirdiğimiz kolaycı ezberle tam olarak aynı değil. İyi bir kalecinin ve iyi bir santraforun yakın geçen maçlarda sonuç üzerinde büyük etkisi olabilir. Buna itiraz etmek anlamsız. Fakat bundan, bir futbol takımının başarısının öncelikle bu iki pozisyon üzerinden açıklanabileceği sonucu çıkmaz.


 

Türkiye’deki futbol medyasında da bu ifadeye sık sık rastlıyoruz. Birbirinden oldukça farklı futbol anlayışlarına sahip yorumcuların değerlendirmelerinde aynı düşüncenin farklı biçimlerde tekrarlandığını görmek mümkün. Bence asıl ilginç olan, bu kadar farklı bakış açısına sahip insanların böylesine kestirme bir açıklamada bu kadar kolay buluşabilmesi. Üstelik burada Conte’nin sözünü kullanış biçimiyle bizde yerleşen ezber arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. Bizde aynı fikir çoğu zaman çok daha kolay bir yere çekiliyor: Kaleci kurtardı, santrafor attı, takım da kazandıysa demek ki atanla tutan iyiydi. Böyle bakıldığında söz, oyunu anlamaya çalışan bir düşünceden çıkıp oyunun geri kalanını açıklamaya ihtiyaç bırakmayan hazır bir cevaba dönüşüyor. Çünkü bir fikri basitleştirmek başka, futbolun bütün karmaşıklığını tek bir ezbere teslim etmek başka.

Maçın sonucuna basit bir açıklama bulmak, o sonucun nasıl ortaya çıktığını anlamaktan çok daha kolay. Anlamlandırmak istediğimiz şey karmaşıklaştıkça, onu basitleştiren ve kulağa yeterince mantıklı gelen cevaplar daha cazip hale geliyor. Bu ezberin güçlü tarafı da ilk bakışta oldukça rasyonel görünmesi. Futbolun sonucu golle belirleniyor ve golü atan oyuncuyla onu engellemeye çalışan kaleci, oyunun en görünür iki ucunda duruyor. Tam da bu yüzden yüzeysel bir açıklama, kolayca güçlü bir futbol fikriymiş gibi algılanabiliyor. Her başarılı son dokunuşun karşısında başarısız bir son dokunamayış vardır. Santrafor attığında kaleci tutamamış, kaleci tuttuğunda ise santrafor atamamıştır. Ama bu iki son hareketten önce oynanmış koca bir oyun vardır. Bu iki oyuncunun son hareketi bazı maçlarda son derece değerli, hatta belirleyici olabilir. Ama belirleyici olmak, bütün süreci açıklamak değildir. Santrafor gol attığı için hücum başarılı değildir; başarılı bir hücum sürecinin sonunda santrafor gol atmıştır. Aynı şekilde kalecinin yaptığı kurtarış da tek başına başarılı bir savunmanın kanıtı değildir. Hatta bazen bir kalecinin sürekli kurtarış yapmak zorunda kalması, önündeki oyunun ne kadar kötü işlediğini anlatır. Elbette iyi bir atanınız da olsun, iyi bir tutanınız da olsun, mümkünse dünyanın en iyileri olsun. İtirazım bu iki oyuncunun önemine değil, oyunun geri kalanını onların son hareketi üzerinden açıklayan anlayışa.
 

Belki de mesele atanla tutanın ne kadar iyi olduğu değil, bizim futbolu ne kadar kolay açıklamak istediğimizdir. Son dokunuş görünürdür, sonucu önümüze koyar ve bize kolay bir cevap verir. Oysa futbol, o ve o dokunuşa gelene kadar oynananlardır…

Kategoriler: