Transfer piyasasında bir oyuncunun fiyatını yalnızca yeteneği belirlemez. Alıcı kulübün o oyuncuya ne kadar ihtiyaç duyduğu ve gerektiğinde masadan kalkıp kalkamayacağı da pazarlığın sonucunu değiştirir. Türk kulüplerinin Avrupa’daki temel problemi tam olarak burada başlıyor. Masaya çoğu zaman planlı bir alıcı olarak değil, transferi bitirmek zorunda olan çaresiz bir müşteri gibi oturuyorlar. Avrupa kulüpleri de bunun farkında.
Hangi bölgeye oyuncu aradığımızı haftalar öncesinden açıklıyor, ilgilendiğimiz isimleri kulübe yakın gazeteciler aracılığıyla kamuoyuna yayıyor, görüşmeleri sosyal medya üzerinden adım adım takip ediyoruz. Taraftarın beklentisi yükseldikçe yönetimin geri dönme ihtimali azalıyor. Satıcı kulüp ise karşısındaki yöneticinin yalnızca kadrosunu güçlendirmek için değil; taraftarını sakinleştirmek, rakibine cevap vermek ve koltuğunu korumak için pazarlık yaptığını görüyor. Hele bir de bonservis sahipleri, futbolcunun kendi gönderilerinin yanı sıra uzak-yakın bütün akrabalarının, dostlarının Insta gönderilerinin altında binlerce “Come to XXXX!!” yorumlarını görünce başlıyorlar gıdıklanan avuçlarını hars tars hars tars kaşımaya. Böyle bir masada fiyatı futbolcunun gerçek değerinden çok Türk kulübünün çaresizliği belirliyor. Hatta bazı durumlarda federasyonun “yabancı kuralı” adındaki prangaya bağlı kulüplerimizin, bu toprakların çocuklarını kadrolarına katmak için yabancı kulüplere fahiş bedeller ödediği bile oluyor.
Football Benchmark’ın geçtiğimiz aylarda yayımladığı bir çalışmaya göz attım. Bu çalışmaya göre Süper Lig kulüpleri son beş sezonda 1,1 milyar avro bonservis harcamış ve 405 milyon avroluk net transfer açığı vermiş. Çalışmada, yalnızca son sezonda 477 milyon avro harcandığı ve net açığın 217 milyon avroya ulaştığı belirtiliyor. Ayrıca çalışmanın detayında kaynak site bizi, net transfer harcamasında Premier League ve Suudi Arabistan Ligi’nin ardından dünyada üçüncü sıraya yerleştirmiş. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın aynı sezondaki toplam net transfer açığı ise 240 milyon avro gözüküyor. Detayları incelemek isterseniz linki yazının sonuna bırakacağım. Bu veriler üzerine aklım erdiğince bir okuma yapacağım…
Transfer harcamasında dünyanın üst sıralarına çıkmak, futbol ekonomisinde aynı seviyeye yükselmek anlamına gelmiyor. Harcamalarımız Avrupa’nın büyük ligleriyle yarışırken yayın gelirlerimiz, oyuncu satışlarımız ve Avrupa kupalarındaki devamlılığımız aynı hızla büyümüyor. Üstelik kulüpler gelirlerinin önemli bölümünü Türk lirasıyla kazanırken bonservis taksitlerini ve futbolcu ücretlerini avro üzerinden ödüyor. Yönetici, sözleşmeyi imzaladığı gün transferi kendi başarısı olarak sunuyor. Medyada bireysel bir karizma elde etme fırsatı buluyor. Kur arttığında veya oyuncu beklentiyi karşılamadığında ortaya çıkan yük ise kulübün geleceğine kalıyor.
Son yıllarda bu yarışın en güçlü tarafı kağıt üstünde Galatasaray gibi görünüyor. Üst üste gelen şampiyonluklar, sponsorluklar, tribün ilgisi ve Avrupa gelirleri kulübün ekonomik hareket alanını genişletti. Ancak daha fazla gelir yaratmak, yapılan her harcamayı otomatik olarak makul hale getirmiyor.
Geçen yıl Osimhen için Napoli’ye 75 milyon avro bonservis ödeneceği belirtildi. Oyuncuya diğer kalemlerle birlikte rekor bir sözleşme sunuldu. Açıklanan rakamların toplamı, menajerlik ve diğer giderler hesaba katılmadan 159 milyon avroya ulaşıyor. Bunun yanı sıra Napoli’ye sonraki satıştan yüzde 10 pay verileceği de söylendi. Osimhen’in başarılı bir futbolcu olması bu hesabı gereksiz kılmıyor. Türkiye’de transferler çoğunlukla oyuncunun iyi veya kötü olması üzerinden tartışılıyor. Oysa bir futbolcu çok başarılı olabilir ve aynı zamanda kulübü açısından son derece riskli bir finansal yatırıma da dönüşebilir. Hatta aynı transfer döneminde Singo için de yaklaşık 30 milyon avro, Uğurcan Çakır için de 35 milyon avro bonservis bedeli ödendiği düşünüldüğünde, Galatasaray’ın başarısız olduğu bir senaryoda bu adımların yanlış olduğu konuşulabilirdi.
Fenerbahçe’de ise transfer politikasını yıllardır süren şampiyonluk baskısı belirliyor. Her sezon son fırsatmış gibi yaşanıyor. Başarısız geçen her yılın ardından yeni bir teknik direktör, yeni bir kadro ve yeni bir yıldız transferiyle geçmişin üzeri kapatılmaya çalışılıyor.
Fenerbahçe ara transferde Guendouzi için Lazio’ya 26 milyon avro + 2 milyon avro bonus ödedi. Ardından 34 yaşındaki Kanté, bedelsiz olarak Şubat ayının başında sancılı bir süreçle sarı-lacivertli ekibe katıldı. Ancak imza parası ve garanti ücretler eklendiğinde açıklanan toplam taahhüt 42 milyon avroya ulaştı. Bu transferi de ekonomik olarak ele alırsak, “bedelsiz transfer” kavramının anlamı bakımından yanıltıcı olduğunu görebiliyoruz. İmza parası, yüksek maaş, menajer komisyonu ve diğer primler eklendiğinde sözde bedelsiz transfer, kulüp tarihinin en pahalı sözleşmelerinden birine dönüşebiliyor. Fenerbahçe’de oynadığı son maçlarında sahaya iyi bir performans koymuş olması, yıldız bir oyuncu olması onun maliyetinin konuşulmasına engel değil. Çünkü bu transfer sürdürülebilir bir ekonomi modeline uymuyor.
Fenerbahçe’nin de temel sorunu para harcaması değil; başarısız geçen her sezonun ardından daha fazla para harcayarak problemi çözmeye çalışmasıdır. Şampiyonluk özlemi sağlıklı planlama yerine aceleyi büyütüyor. Satıcı kulüpler de Fenerbahçe’nin masaya yalnızca futbol ihtiyacıyla değil, yıllardır biriken sosyal ve yönetimsel baskıyla oturduğunu biliyor.
Beşiktaş’ın ekonomik hareket alanı daha dar olmasına rağmen kulüp bu yarışın dışında kalamıyor. Orkun Kökçü için bonservis ve beş yıllık garanti ücretlerle yaklaşık 50 milyon avroluk uzun vadeli bir taahhüt oluşturuldu.
Beşiktaş’ta sık sık değişen başkanlar, teknik direktörler ve futbol yapılanmaları nedeniyle bir dönemde alınan oyuncu, birkaç ay sonra yeni planın dışında kalabiliyor. Sonrasında sözleşme fesihleri, maaş katkılı kiralamalar ve değerinin altında satışlar başlıyor. Türkiye böylece Avrupa kulüplerinin yalnızca oyuncularını pahalıya sattığı değil, yüksek maaşlı ve plan dışı futbolcularından kurtulduğu bir pazara dönüşüyor. Bu sebeple bu hikayelerden bir tane daha yazmamak için, son günlerde konuşulan muhtemel Salah transferinde de ince eleyip sık dokuyorlar.
Trabzonspor ise genç oyunculara yönelmesi ve doğru zamanda satış yapabilmesiyle daha olumlu bir görüntü veriyor. Daha sınırlı gelirleri nedeniyle oyuncu bulmak, geliştirmek ve satmak zorunda olduğunu diğer büyük kulüplerden daha fazla kabul etmiş durumda son yıllarda. Buna rağmen Salah’ın Trabzonspor’a da transfer olabileceğine ilişkin çıkan söylentiler, kulübün bu çizgiden uzaklaşabileceğini gösteriyor. Fakat anlayamadığım şekilde bu transfere ilişkin medyada en az konuşulan kısım da burası nedense. Özellikle Trabzonspor’un oluşturmaya çalıştığı genç ve yeniden satılabilir kadro modeliyle aynı ekonomik mantığa dayanmıyor bu transfer. Böyle bir hamle, yıllarca oluşturulmaya çalışılan yapıyı tek seferde bozabilir.
Şu aşamada kesin bir anlaşmadan değil, bir transfer iddiasından söz ediliyor olsa da Salah gibi bir futbolcunun Beşiktaş’a veya Trabzon’a gelmesinin yaratacağı heyecanın yanında konuşulması gereken diğer unsur da ekonomik yükü olmalı.
Tekrar belirtmemde fayda var; Bu örneklerin ortak noktası maliyetleri. Alınan veya alınacak oyuncuların kötü oynaması şimdilik sorunumuz değil. Sorun, Türk kulüplerinin futbolcunun geçmişine, şöhretine ve taraftarda yaratacağı heyecana, gelecekte üreteceği sportif ve ekonomik değerden daha fazla para ödemesidir. Oyuncunun havaalanında kaç kişiyi toplayacağını, sosyal medyada kaç etkileşim yaratacağını ve rakip taraftara nasıl bir cevap verileceğini hesaplıyoruz. Buna karşılık sözleşmenin üçüncü yılında oyuncunun kaç yaşında olacağı, yeniden satış ihtimalinin bulunup bulunmadığı, teknik direktör değiştiğinde kullanılıp kullanılmayacağı ve toplam maliyetin hangi gelirle karşılanacağı geri planda kalıyor.
Bu düzenin devam etmesinde futbol medyasının da önemli bir payı var. Yönetime yakın gazeteciler, yorumcular ve sosyal medya hesapları transferi ekonomik bir karar olmaktan çıkarıp propaganda aracına dönüştürüyor. Oyuncu gelmeden önce dünyanın en iyilerinden biri ilan ediliyor. Maliyeti sorgulayanlar rakip takım taraftarı olmakla suçlanıyor. Transfer tamamlandığında yönetim savaş zaferi kazanmış gibi sunuluyor. Oyuncu başarısız olduğunda ise sorumluluk en az yönetimlere ait oluyor. Teknik direktör, federasyon, hakem, yabancı kuralı veya uyum sorunu suçlanıyor. Yönetimler birkaç ay sonra başka bir yıldız getirerek döngüyü yeniden başlatıyor.
Çünkü “Bu futbolcunun dört yıllık toplam maliyeti nedir?” sorusu az ilgi görüyor ve ‘tık’ almıyor. “Dünya yıldızı İstanbul’a geliyor” başlığı ise hem etkileşim hem de oy kazandırıyor. Yöneticiler yıldız futbolcuyla fotoğraf çektiriyor, taraftarın alkışını alıyor ve transferi seçim döneminde başarı olarak kullanıyor. Sözleşmenin ilerleyen yıllarındaki taksitleri ise çoğu zaman başka yönetimler ödüyor. Başkan giderken itibarı yanında götürüyor ama borç kulüpte kalıyor. Bu nedenle Avrupa’nın Türk kulüplerini “sağılacak inek”gibi görmesinden yakınmadan önce, bizi bu konuma düşüren davranışlarla yüzleşmek gerekiyor. Transfer ihtiyacını bütün dünyaya ilan eden, tek oyuncuya mahkum olan, pazarlık masasından kalkamayan ve maliyeti sorgulayanları susturan bir kulübün Avrupa’da saygı duyulan bir alıcı olması mümkün değil.
Mesele yıldız futbolcu almaktan kaçınmak, Avrupa’da iddiasız bir konuma gerilemek veya Türk kulüplerinin küçülmesi değildir. Gerçek mesele, bu ülkenin maddi kaynaklarını kullanan kulüplerin çok daha liyakatli ve iş bilen yöneticilerle yönetilmesi zorunluluğudur. Kalıcı başarı, rakip transfer yaptı diye daha pahalı bir isim almakla değil; doğru oyuncuya, doğru zamanda ve doğru sözleşmeyle yatırım yapmakla mümkündür.
Çünkü büyük kulüp olmak, her yaz havaalanını doldurmak değildir. Büyük kulüp olmak biraz da kararlılıktan geçer. Gerektiğinde dünyanın en büyük yıldızına bile “Bu bedeli ödemiyoruz” diyebilmektir büyüklük.
Football Benchmark’ın yaptığı çalışma: https://footballbenchmark.com/fi/w/repositioning-the-s%C3%BCper-lig-the-transfer-surge-reshaping-turkish-football
